m.

~saklı.

- ey uzak ihtimallerde dokunduğum;

bomboş bir odaya girdiğimde, -ki bomboş dediklerimi bilirsin işte. bi küçük koltuk, yere kadar uzanan perdeler, bir kilim, elliyedi ekran bir televizyon. belki bir de plastik saksıda yeşil bi bitki.- önce hüzünlenirim, kimse yok diye. ama sonra ben gelirim aklıma. işte, artık ben de varım ya bu odada. sonra koşarak pencereyi açar ve gökyüzüne dokunurum. şimdi sen de pencereni aç ve dışarıya bırak soluğunu. çünkü bilirsin, ona dokunmak isterim. gökyüzünü bu kadar sevmemin nedeni, soluğunun içinde gizli olmasıdır belki. ve dolayısıyla, sana dokunurum.

~öp.

“seni bir kere öpeyim desem ikinin hatırı kalıyordu.

iki kere öpeyim desem üçün boynu bükük”

diyen şair tamam da; bir de seni hiç öp’emediğimi düşünsene.

~neydi.

aşk neydi?

.

inanmak istediğim için mi gelip girdi koynuma; yoksa, odamın içinde bir yerlerde hep asılıydı da, doğru zamanı mı kolluyordu? bilemiyorum. göremedim, dokunamadım, fark edemedim. aniden oldu her şey. omzumdan kayan ılık bir yağmur damlası gibi. hafif bir serinlikle başladı, sonra yaktı, kavurdu, iç’ime işledi. 

mahalle. (bir: neriman’ın ezanla işi yoktu.)

arnavut kaldırımlı sokağımızın ortasından ince bir su süzülürdü vaktiyle. o suyun üzerine bıraktığımız düş yüklü kâğıt gemiler, aşağı mahalleyle aramızda politik sürtüşmelere sebeb olur, kimi zaman ertesi akşam yapılacak olan dört taşlı çift kale bir maçın bütün keyfini kaçırırdı.

dik yokuşun başında turuncu saçlarıyla neriman görünürdü her sabah altıyı kırkiki geçe ve fen bilgisi defterimizin arkasına yazdığımız bol silgi tozu yutmuş şiirler, sıra arkadaşım haydar’la aramızda poetik sürtüşmelere sebeb olurdu. 

herbiri incelikli delikanlılardı kerim bey apartmanı’nın yanındaki boş toprak arsada toplanan aşağı-yukarı mahalleli oğlanların. nezaketlerinden ötürü, abanmayı yasaklamışlardı mesela maçlarda. üç korner bir penaltıydı ve topu hep atan alırdı. topun sahibine imtiyaz tanınmazdı bizim oralarda hiç. emek sermaye çelişkisi henüz baş göstermemişti. mevzubahis sürtüşmelerde birbirlerini hep omuzlarından iter, asla yumruk atmazlardı. vaktiyle, kavganın da bir adabı vardı. her akşam ezan’dan tam 3 dakika önce tül perdeli pencereden beline kadar dışarı uzanıp “bekiiir, ezan okunacak neredeyse gel hadi yemek hazır.” diye bağıran süheyla teyze’nin sesi belirlerdi maçın da kavganın da son atağını. ezan’ın başlamasıyla bütün sürtüşmeler ve paslaşmalar sona erer, herkes sessizce evlere dağılırdı.

ezan’a ve süheyla teyze’ye saygımız sonsuzdu.

biz ne futboldan anlardık haydar’la, ne de kavgadan. aynı toprak arsanın bir köşesinde bilye yuvarlar, top oynayıp kavga eden çocukların sesleri arasından, kardeşi semih’i çağırmaya gelen neriman’ın sesini duymayı beklerdik. neriman’ın ezanla işi yoktu. ne vakit geleceği belli olmazdı.

.

……

~birmayış.

tez:

uzun uzun öpüşmek kokusu var mayıs göğünde.

antitez:

olaylara karışmayalım sevgilim,

her aşk biraz sendika

elbet bizi de coplar polis.

obsesif emperyal davranış bozuklukları geliştirelim seninle.

başka çaremiz yok.

.

sentez:

başka çaresizliğimiz yok

bizim büyük ve kolektif alkışlarda yerimiz ancak

öpüşmek, kızıl puntolu pankartlar altında birkaç doz ve

eylemin orta yerinde masum bir poz

olaylara karışmayalım sevgilim,

diyalektik dediğin

bir meydanda toplanması yüzlerce güvercinin.

~an.

yalnız beş saniye sürdü bu sessiz bakışma an’ı. ama ben sanki yıllardır bildiğim bir yüzü ilk defa keşfediyordum. elimdeki şarabı döktüm tam o sırada. gülümsedin. ağzının kıvrılması harikaydı. ufacık gamzen çıktı ortaya. dünyanın en güzel gülümsemesini gördüm o an yüzünde. hiç bilmediğim bir yüzü yeniden keşfetmek istiyordum şimdi.

gülümsediğinde; çok uzaklarda bir yerlerde, herhangi bir coğrafyanın herhangi bir iklimini sonsuz bir ümidin kapladığına eminim.

~uzak.

böyle bol cızırtılı bir gece yarısı; radyoda daha önce hiç duymadığım, ama seveceğine emin olduğum bir parçaya denk gelsem, “hemen şu frekansı aç” diyemeyeceğim sana.

aramızda onca kentin onca radyo istasyonu varken.

I.


arnavut

koyuyorlar bir kaldırımın

adına

bütün aşklar faşist

ve

bütün duvarlar berlin oluyor.

.

II.


“ankara’da bir yağmur,

herkes birilerini özlüyor.”

böyle zamanlarda insan

battaniyenin altında şehir kuruyor.

~seni daha yakından tanımak;

seni daha yakından tanımak istemiyorum.

burası güzel, duralım burada. 

vedalaşma fasıllarındaki, mütereddit el kol hareketlerin hep olsun istiyorum.

pardon, daha fazla tanımak istemiyorum seni

bana eski fotoğraflarını göstermene gerek yok.

ben sadece, seninle onbinlerce fotoğraf biriktirmek istiyorum, mesut insanlar fotoğrafhanesi’nde çekilmiş.

lütfen beni yanlış anlama. 

seni daha iyi tanımak istemiyorum.

ben sana çaylar demlemek istiyorum. cevizli ekmekte, domateslibeyazpeynirli tostu sever misin’i, ilk defa birlikte kahvaltı ettiğimizde öğrenmek istiyorum.

şiir sever misin, bilmek istemiyorum. edebiyat tarihçileri tahkik etsin onu.

ama sana şiirler okumak istiyorum. şairlerinden söz etme bana. benimkiler ikimize de yeter.

ismet özel ölmedi, / cemal süreya çok önceden söyledi, / fazla şiirden öldü edip cansever / ve söylediği gibi ah muhsin’in, / kuşlar ölürlerse yere düşerler.

seni daha yakından tanımak istemiyorum. lütfen.

ben sadece;

seninle fotoğraflar biriktirmek istiyorum.

sana çaylar demlemek istiyorum.

sana şiirler okumak istiyorum.

mızıkamla muğlak ezgiler çalmak, kâğıttan gemiler yapmak istiyorum.

uzak diyarların çocuklarına ve onsekiz yıl öncesinin yangınlarına -söndürmezama- gözyaşları dökmek istiyorum seninle.

seninle gülmek, hemen akabinde ağzında oluşan kıvrımda kaybolmak istiyorum.

en bilinmez esnaf lokantalarında, lezzetini samimiyetine borçlu tatlar keşfetmek istiyorum seninle.

seninle iklimlerarası yolculuklara çıkmak istiyorum, sırtımızda birkaç parça eşyayla.

karkaplı kaldırımlar üstünde sıcak kestane yiyerek yürümek istiyorum.

eski kokulu sahaflar gezmek, plaklar dinlemek istiyorum.

sana hediyeler almak istiyorum.

seninle, mutlak bir sonsuzluğa gebe, her seferinde farklı yarım kürelerin sabahlarına kadar sohbet etmek istiyorum.

sesini hep daha yakından duymak istiyorum. ama,

anla beni.

seni seviyorum.

seni daha yakından tanımak istemiyorum.

- belki tanısam, seni de sevmem. 

~hariç.

bir suçun yok senin. 

tek bir telinin incelikli dalgalanışını seyrediyordu gözlerim, son hatırladığımda.

bir suçlu varsa, saç telin. ve ben onu tam seyre dalmışken, oradan alıp, boynuna ve yanağına temas ettirdikten sonra, omzunda toplanmış diğer saç tellerinin arasına koyan sol elin.

bir suçun yok senin. saç telin ve sol elin. hariç.

~hiç.

burası da çok boktan ya. ne bu. yazmak istemiyorum ben buralara artık. hiç. sanki sizeneymişse. görüşürüz. 

~tarçın.

saçların ve teninin harika uyumu, bana tarçınlı sütlacı hatırlatırdı. ama sen, bu benzetmeden hiç hoşlanmazdın. genelde benzetmelerimi sevmezdin zaten. daha klişe şeyler hoşuna giderdi senin. sorunumuz buydu. sen sıradan şeylere benzemiyordun; ama bunu hiç bilmedin.

ben aşıktım, sen de kumral.

~öp.

otobüs durağının müphemliği; benim seni her görüşümde ellerimi, kollarımı ve bilhassa avuç içlerimi nereye koyacağımı bilemememden kaynaklanıyor. nasıl bir merhaba’nın uygun olduğunu bilemediğim gibi, vedalaşırken kelimelerim arasında yapmam gereken seçimlere seni seven organlarımın üye tam sayısının beşte üçü bile katılmıyor. aklım ana muhalefeti kalbimin. aklımın iddaasına göre, vedalaşırken, ‘öpüyorum’ diyip öpmemek çok saçma. yine de, bilmeni isterim ki;

seni, izin verdiğin her yerinden / aşk’la, şiir’le öpüyorum.

~bir.

sen bana gülümsediğinde / gözü kamaşıyor, sudaki balıkların bile.

~özgeçmiş.

eylül ‘91, ankara doğumluyum. hukuk fakültesi ikinci sınıf öğrencisiyim. akıcı derecede ingilizce susabiliyorum. evliyim. bir ev arkadaşım var. asansörden, böceklerden ve bağlanmaktan korkuyorum. hobilerim arasında fotoğraf çekmek ve çay içmek var. 

ayrıca hobilerimin yanında, özel olarak bir kızla ilgileniyorum.